Türkiye Karadeniz Kıyısı Gezisi. İstanbul’da Fotoğrafçı - Fotoğraf Çekimleri | Zlata Zengin

Karadeniz

10 günde yaklaşık 2700 kilometre: Türkiye’nin Karadeniz kıyıları boyunca bir yolculuk

Alışılmışın Dışında Bir Türkiye: Karadeniz Kıyıları

Son dört yıldır yalnızca Türkiye içinde seyahat ediyorum ve bu tamamen bilinçli bir tercih. Bu ülke, yüzölçümü bakımından çok büyük görünmese de öylesine büyük bir çeşitliliğe sahip ki görmek istediğim yerlerin listesi bir türlü bitmiyor.

Türkiye’nin aynı anda dört denize kıyısı olduğunu söylemek bile yeterli: Karadeniz, Marmara Denizi, Ege Denizi ve Akdeniz.

Kuzey Türkiye’ye, yani Karadeniz kıyılarına yapacağımız yolculuğu aslında geçen sonbahar planlamıştık. Ancak bölgeyi iyi bilenler bizi vazgeçirdi. Ekimden nisana kadar yağışların çok yoğun olduğunu söylediler ve seyahati mayıs ayına erteledik.

Gerçi mayıs ayında da durum çok farklı değildi. Ya yağmur yağıyordu ya da birazdan başlayacak gibiydi. Bölgenin ünlü pirinci ve Türk çayı da zaten bu nemli iklim sayesinde yetişiyor.

Aslında beni bu yolculuğa çıkaran ilk şey çaydı. Türk çayının memleketi sayılan Rize’nin çay bahçelerini görmek istiyordum. İkinci hedefim ise Trabzon’du. Kanuni Sultan Süleyman’ın doğduğu şehir ve Türk Hava Yolları’nın tanıtım videoları sayesinde ünü dünyanın dört bir yanına yayılan Sümela Manastırı burada bulunuyor.

Bütün bu noktalar İstanbul’dan yaklaşık 1200 kilometre uzaklıkta olduğu için diğer şehirleri yol üzerindeki konaklama durakları olarak seçtik. Neyse ki onların da kendine özgü görülecek çok şeyi vardı.

Rotalarımızı her zaman kendimiz planlıyor, araba ile seyahat ediyoruz. Türkiye’de yolun kendisi de yolculuğun bir parçası. Birkaç saat içinde hem manzara hem de hava tamamen değişebiliyor.

Bu nedenle ilk durağımız Safranbolu oldu. Safran üretimiyle ünlü bu küçük tarihi şehir, Türkiye’de en sevdiğim yerleşim türlerinden biri. Taş evler, kırmızı kiremitli çatılar ve dar sokaklar insana bambaşka bir zamandaymış hissi veriyor.

Modern hayatın ve sürekli koşuşturmanın gürültüsü burada uzakta kalıyor. Dükkânlarda safranlı lokum satılıyor, ustalar gözünüzün önünde çelikten bıçak dövüyor, horozlar ise ezanla yarışır gibi ötüyor.

İkinci geceyi Samsun’da geçirdik. Şehir neredeyse baştan sona sahil boyunca uzanıyor. Nerede olursanız olun, karşıya geçtiğiniz anda kendinizi sahilde bulabiliyorsunuz.

Türkiye’de hemen her şehrin sahip çıktığı bir yemek vardır. Samsun’un gururu ise pide. Şimdiye kadar denediğim pideler arasında en lezzetlisi gerçekten Samsun’daydı.

Sonunda Rize’ye ulaştık. Burası yağmurun ve sisin, vadilerin ve şelalelerin şehri.

Üstelik oldukça soğuk. Mayıs ayının sonunda, İstanbul’daki en soğuk kış günlerinden birindeymişim gibi üşüdüm. Bölgedeki yollar, Fırtına Deresi ya da Deli Dere gibi isimler taşıyan coşkun akarsuların boyunca uzanıyor. Dağlardan ise çimenlerin ve yer yer kalan karların arasından devasa şelaleler aşağıya dökülüyor.

Rize ve çevresi sık sık “Türkiye’nin İsviçre’si” olarak anılıyor. Yemyeşil vadilerin yamaçları evlerle kaplı ve iki yandan yükselen dağların arasında sıkışıp kalmış gibi görünüyor. Güneş çıktığında ise manzara tamamen değişiyor. Çay bahçeleri parlak bir yeşile bürünüyor, gökyüzü ufukta Karadeniz’le birleşiyor.

Yağmurlu bir günde gördüğünüz Rize ile güneşli bir günde gördüğünüz Rize sanki iki farklı yer.

Trabzon ise Rize’yi hatırlatıyor. Aynı dağlar, aynı vadiler, ancak renkler burada biraz daha zümrüt tonlarında.

Uzun zamandır görmeyi hayal ettiğim Sümela Manastırı beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Manastırın bir bölümü ziyaretçilere kapalıydı. Buna rağmen oraya giden yol başlı başına bir macera. İnsan, geçmişte insanların böylesine yüksek ve izole bir yerde nasıl yaşam kurabildiğine hayret ediyor.

Trabzon’un kendisi de oldukça engebeli bir şehir. Yanında İstanbul dümdüz kalıyor. Halk otobüsüne biniyorsunuz, şehir yavaş yavaş aşağıda kalıyor, etrafınızı sis kaplıyor ve kulaklarınız bir uçağın kalkışı sırasında olduğu gibi tıkanmaya başlıyor.

Trabzon’da ilk kez gerçekten bir bulutun içinde bulunmuş gibi hissettim. Şehrin en yüksek noktalarından birinde yer alan küçük beyaz Atatürk Köşkü’nde, Atatürk ölümünden bir yıl önce vasiyetini kaleme almıştı. Benim ziyaret ettiğim gün ise köşk sislerin içinde kaybolmuş gibiydi.

İstanbul’a dönüş yolunda son durağımız Amasya oldu. Osmanlı şehzadelerinin tahta çıkmadan önce devlet yönetimini öğrenmek için gönderildiği şehir.

Bir zamanlar burada sancakbeyi olarak görev yapmış padişahların büstleri şehrin dört bir yanına dağılmış durumda. Şehir, güçlü akıntısıyla dikkat çeken bir nehir tarafından ikiye ayrılıyor.

Tarihi konaklarda hizmet veren otelleriyle Amasya insanda güçlü bir Osmanlı hissi bırakıyor. Şehir aynı zamanda elmalarıyla ünlü. Elmalı tatlılar, elma çayı, elmalı dondurma… Burada elma her yerde karşınıza çıkıyor.

Türkiye’yi araba ile ya da bir kruvaziyer rotası kapsamında gezme fırsatınız varsa, bunu gönülden tavsiye ederim. Birkaç gün içinde sanki Avrupa’nın ve Asya’nın yarısını dolaşmışsınız gibi hissediyorsunuz.

Ben de aynı şekilde gezmeye devam etmeyi planlıyorum.